Lucian Freudun, bir II. Elizabeth portresi olduğundan haberim yoktu: 2001 tarihli avuçiçi kadar (20x15 cm) tablo kadar, tabloyu gerçekleştirirken çekilmiş bir ortak fotoğraflarını görmek beni şaşkınlığa sürükledi. Ressam açısından şaşırtıcı bir durum yok ortada: Bir portre ressamı olarak da nam salmış Freud; İngiltereye ömrünün sonunda, kanserle savaşırken, Nazilerin yahudi avını başlattığı günlerde ailesiyle güç belâ sığınan büyükbabanın kaderini izleyerek İngiliz vatandaşı olarak hayatını sürdürmüş.
Burada şaşırtıcı görünen, II. Elizabethin, portrelerindeki amansız bakışı bilinen, neyi (kimi) nasıl görüyorsa tuvale öyle geçirmekten kaçınmayan Freudun karşısına oturmuş olması.
 |
| II. Elizabeth, Freud'a poz veriyor. |
Sonuç, bekleneceği üzere: II. Elizabethin Rahmi Pehlivanlı çizgisinde bir portresi değil, her yönüyle Lucian Freud imzalı bir portresi çıkmış ortaya: Yaşamış ve yorulmuş, dağılmış bir çehre. Geçenlerde Jeanne Moreau, son okuduğu kitabı anıyordu: Bir okur olarak II. Elizabeth - kraliçenin son tutkusu Jean Genetnin yapıtlarıymış. Uzaktan bakınca akla gelmeyecek bir lady var karşımızda. Herşey böylece yerli yerine oturuyor.
Devlet büyükleri, hangi kökenden gelirlerse gelsinler, özellikle de fotoğraf öncesinde, ressamların önüne oturmayı gelenekten bilmişlerdir. Ne var ki, hepsinin talihine bir Velasquez düştüğü söylenemez. Olduklarından çok daha iyi görünmek istemiştir çoğu, tarih sayfalarında. Bu nedenle de, ya sıradan ressamları seçmiş, ya da, Goya örneğinde olduğu gibi avuçlarını yalamışlardır.
Bizde, Atatürk ve İnönü portrelerinin altında Çallı ve Feyhaman Duran gibi üstün zanaat yeteneğine sahip ressamların imzaları vardır. Bayarın da iyi portreleri olduğunu anımsıyorum. Sonrasıyla ilgili bir fikrim yok açıkçası.
 |
| Gül'ün kitaplıkta poz vererek çektirdiği bu fotoğraf, Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde yayınlanıyor. |
Korutürkün adam gibi bir portresi olması beklenir, Emel Korutürk resim sanatına çocukluğundan âşina bir hanımefendiydi. Bir vakitler Cimcoz ailesinin önemli bir koleksiyon gerçekleştirdiği de bilinir. Kenan Evrene otoportre yakışırdı bana kalırsa, şimşir tarak meselesi! Ya şimdi? Son cumhurbaşkanı, portresi için Yüksel Aslanı ya da Mehmet Güleryüzü düşünür mü acaba? O düşünse bile, sanatçılar onu düşünür mü?
Bizim en sıkı örneğimiz, oysa, uzak geçmişte: Bellininin karşısında Fatih Sultan Mehmet. Benzeri bir buluşma bir daha yaşanmamış. O tablonun yakın geçmişte Türkiyeye getirtilerek sergilendiği anımsanacaktır.
 |
| Fatih'in ünlü portresi Bellini imzalı. |
Ayıpsa bile söyleyeceğim: O projenin fikri bana aitti. Operasyonu, şimdi Pera Müzesinin müdürü olan Özalp Birol yürütmüştü. Tek bir tablo nasıl sergilenecekti, koskoca Kâzım Taşkent Sanat Galerisinde?
O zorlu sorunu Samih Rifat çözdü. Olağanüstü bir sergi senaryosu buldu, uyguladı, adan zye kataloğunu tek başına gerçekleştirdi. Öyle yaşanmıyor artık. Çünkü, öyle insanlar kolay yetişmiyor.
Devletle sanatın, kültürün ilişkisi dikenli tellerle çevrilidir. Bazan yararı dokunur, çoğu zaman zararı. Ben, kendi payıma, gölge edilmemesini yeğledim hep. Olabildiğince uzak duralım biribirimizden.
Fransada devlet başkanları, kültür alanında iz bırakmayı önemserler. Pompidou, Beaubourg gibi dudak uçuklatıcı bir projeyi başlattığında epey zılgıt yemeyi göze almıştı. Mitterand, dev Milli Kütüphane operasyonunun dev bütçesi nedeniyle topa tutuldu. Göze almaya değermiş, şimdi gözbebeği noktaları Parisin bunlar.
Yazarları da bazen sevdiği oluyor devletlerin. Peter Handke nedense zor durumdaymış, Avusturya elyazmalarının bir bölümünü 500 bin Euro verip satın almış. Muzaffer Buyrukçunun son günleri aklıma geliyor da, uzak durulsun diyorsak o kadarını da demiyoruz, diye eklemek zorunda kalıyorum.

Enis Baturun önceki yazılarıSimone ve gerisiAlmanya, Kara YıllarTütün kültürünü anlamıyorlarTürk aydınını Parise çekenFransız kültürü gerçekten öldü mü?
